DogaustuKlasik Hikaye

Gece Vardiyası Çalışanıyım Ve Tek Kural: Işıkları Kapatma!

Bir depoda gece vardiyasında çalışıyorum. Tek bir kural var: Işıkları söndürme.

Bir depoda gece vardiyasında çalışıyorum. Tek bir kural var: Işıkları söndürme.

Her zaman geceleri tercih ettim. Herkes uyurken ayakta olmak harika hissettiriyor ve zaten istesem de uyuyamıyorum.

Kız arkadaşım öldüğünden beri, uyumak benim için bir lüks haline geldi. Yatağımda tüm gece boyunca dönüp dururdum. Gözlerim kan çanağına dönerdi. Güneş ışığı panjurlarımdan sızmaya başlayınca yatağımdan bir zombi gibi kalkardım.

Melatonin’in hiç bir zaman faydası dokunmadı. Sanırım vücudum zamanla ona karşı bir bağışıklık geliştirdi. Neden geliştirmesin ki? Her gece 10 hap yutmama rağmen aşırı dozdan gitmediğime şaşırıyorum.

Uyumana yardım eden bitki çayları da tamamen saçmalık. Para israfından başka bir şey değiller. Şu yoğun uyku rutinlerinden bahsetmeyeyim bile. Yatağa girmeden 30 dakika önce bütün elektronik cihazları ve yapay ışık kaynaklarını kapatmak, yatmadan 1 saat önce bir şey yememek, kitap okumak yada yapmanız gerektiğini söyledikleri diğer boklar. Bazı insanlar için işe yarıyor olabilir ama bende işe yaramadıkları kesin.

Koyun saymayı bile denedim, yani kendi versiyonumu. Vaneet’in hâlâ hayatta olduğu milyonlarca alternatif gerçeklik hayal ediyor, pürüzlü tavanıma bakıp aptal gibi gülümseyerek uyanık hâlde yatıyordum. Hayal gücüm o kadar canlanıyordu ki, bazen saniyelerce odamın köşesinde onun siluetini görüyordum. O siluetin gerçekten o olduğuna inanmaktan başka bir şey istemiyordum. Sadece son bir veda etmek için geri döndüğüne inanmak.

Mantıklı düşünen kısmım ölü bir şeyin her zaman ölü kalacağını biliyordu. Diğer kısmımsa bu söyleyişte açıklar buluyordu. Ölü şeyler gerçekten ölü değildir… Kendi zihnimde.

Uykusuz geceler ve halüsinasyonlar akıl sağlığımı kötü etkiledi. Defalarca intihar etmeyi düşündüm. Belki öldükten sonra onunla tekrardan birlikte olurum, belki de beni bekliyordur.

Neyse ki mantıklı düşünen kısmım kazandı ve terapiste gittim. Terapistim tanıdığım en kibar kadındı. İlk başta sırf para için bana iyi davrandığını ve duygularıma önem verdiğini düşünüyordum. Ama hayır, o gerçekten beni dinliyor ve anlıyordu.

Ona uyku problemlerimden bahsettiğimde bana gece vardiyası bir işte çalışmayı önerdi. Bu daha önce aklıma gelmemişti. Hiçbir zaman uyumayan büyük bir şehirde yaşıyorum. Her yerde gecelik işler var. Bu mükemmel bir çözüm. Gün boyunca uyuyabilirdim.

Bulabildiğim bütün gece vardiyası işlere başvurdum. Bazıları deneyimimin yeterli olmadığını söyleyerek reddetti. Bazıları ise iş görüşmesi için çağırdı ama sanırım onlarda iyi gitmedi çünkü bir daha yanıt alamadım.

Sadece bir tane işin deneyimsiz çalışanlara ihtiyacı vardı. Bölgemdeki tanınmış bir marketin depo işiydi. Ödedikleri miktar hiçte fena değildi. Ayrıca bir yerlerden deneyim kazanmam gerekiyordu.

Patronum iki yeni çalışanın daha benle aynı gece işe başlayacağını söyledi. Bu biraz rahatlatıcıydı. Sonuçta tek yeni çalışan ben olmayacaktım. Yeni bir şeylere başlarken hep gerilirim. İş, üniversite, spor salonu ve daha fazlası. Bilinmeyenden korkarım. Kafamda senaryolar kurup aklımı başımdan çıkarırım. Deponun otoparkına girerken aklımda işi batırabileceğim 175 farklı senaryo kurdum.

Mavi ay ışığı depoyu parlatıyordu. Dışı gri çeliktendi ve kaldırımında tonlarca sokak lambası bulunuyordu. O kadar fazla sokak lambası vardı ki sanki güneşi yeniden yapmak istiyorlarmış gibiydi. Sadece gelecek elektrik faturasını düşünmek başımı ağrıttı. Bu baş ağrısında absürt miktarda içtiğim kahvenin payı da olabilirdi.

Arızalı saatime baktım ve saat 11.45’i gösteriyordu.

Saat 12’ye yaklaştıkça kalp atışım da bir o kadar hızlanıyordu. Arabanın güneşliğini indirip aynaya baktım ve göz bebeklerimin ne kadar genişlediğini o an fark ettim. “Lanet olsun çok fazla kahve içtim. Uyuşturucu aldığımı düşünecekler ve beni kovacaklar.”

Düşüncelerim birinin pencereye tıklatmasıyla kesintiye uğradı. Sesten dolayı yerimde sıçradım ve kafam bir gümbürtüyle arabanın tavanına çarptı. Sol tarafımda bir kıkırdama duydum.


Oraya doğru döndüm ve yüzünde gülümseme olan bir kadın gördüm. Karamel gibi kahverengi olan gözlerinde bir neşe vardı. Benimki gibi kalın kaşları vardı ama onunkiler düzenliydi. Tıpkı benim gibi o da şirketin verdiği sarı polo gömleği giyiyordu ama onunki üstüne tam oturuyordu. Benimki üstüme boldu çünkü orta boyu yoktu. El sallarken bileğindeki bilezikler tıngırdadı.

Kötü hissettim. Onun gibi güzel biri nasıl evsiz olmuştu?

Eski arabamın camını indirdim ve ona tuhaf, küçük bir gülümsemeyle karşılık verdim. “Ah, hey kusura bakma üstümde hiç bozukluk yok. Bu benim ilk günüm—”

“Ne?” başını eğdi ve sanki başkasıyla konuşmuşum gibi etrafına bakındı ve yaptığım hatayı fark edip yüzünde bir gülümsemeyle bana baktı. “Lütfen, sadece biraz bozukluk yeterli olur efendim.” dedi ve kıkırdadı

Yanaklarım kızardı ve kekeledim, “Özür dilerim” gülümsedim ve kafamın arkasını kaşıdım. Tanrım nasıl bir aptalım hâlbuki üstündeki kıyafeti de fark etmiştim.

“Bunu bir iltifat olarak alıyorum.” kapıyı açıp çıkmam için geri çekildi.

“Birinin seni evsiz sanması iyi bir şey mi ki?” diye aptalca kekeledim. Buraya doğru sürerken kafamda kurduğum senaryolarda bu yaşananlar yoktu.

“Elbette.” Betondan bir platformun üstüne çıktı. Ellerimi nereye koyacağımdan kararsız bir şekilde arabama yaslandım. “Evsizler en özgür olanlarıdır.”

“Ama kalabilecekleri bir yer yok” dedim.

“Etrafına bir bak” kafasını abartılı bir şekilde çevirdi. “İstedikleri her yerde kalabilirler. Tabi atılmadıkları sürece.”

Yere indi ve gözlerime baktı

“Ehmm, evet?” Göz temasından kaçınarak bi oraya bi buraya baktım.

“Hmm, sen Rafael misin yoksa Remi mi?”

“Ben—”

“Bekle, tahmin edeyim. Hmm,” çenesini kaşıdı “Rafael?”

“Evet benim”

“Evet!” Sanki dünya kupası kazanmış gibi sevindi. “Biliyordum! Remi gibi durmuyorsun.”

“N-nasıl yani?”

“Bilmiyorum, sadece kıvırcık saçların Rafa ismine tam uyuyor.”

Rafa dediği anda, artık orada değil gibiydim. Zihnimde, Vaneet ile gündoğumunda çiçeklerle dolu bir tarlada koşuyordum. “Rafa?” bana seslendi. Sesi yakından gelse de bir o kadar da uzaktan geliyordu. Sanki kurutucudan çıkmış sıcak bir battaniye gibiydi sesi. “Rafa!”

“…Rafa!” dedi önümdeki kadın. Saatine bir bakış attı. “Gitmemiz gerekmiyor mu? Saat 11.50”

“Bana Rafa deme.” Depoya doğru gitmek için döndüm.

Koşarak bana yetişti. Yanıma doğru yürürken bilezikleri şıngırdıyordu. “Neden?”

“Sadece, sadece yapma.” Yere, gölgelerimize baktım.

Devasa metal kapılara doğru yaklaştık. İki kamera yanıp sönen kırmızı ışıklarla bize baktı. Yanımdaki kadın kameraya el sallayıp bağırdı. “Hey, biz yeni çalışanlarız. Ben Karen ve bu da Rafa!”

Metal kapı tıkırdadı ve kilidi açıldı. Karen öne geçti ve tüm gücüyle kapıyı ittirdi. Sırtını kapıya yasladı ve girmem için işaret yaptı. “Teşekkürler.” dedim

Kapı arkamızdan kapandı.

Depo güneş gibi apaydınlıktı. Kafamızın üstünde sayısız floresan lamba vardı. Sinekler gibi vızıldıyorlardı. Görünürde hiç gölge yoktu. Deponun içi bir labirent gibi gölgesiz raflarla doluydu. İki gölgesiz insan yüklü forkliftlerle bu labirentin içinde dolaşıyordu. Forkliftlerin çıkardığı “bip” sesleri depoda yankılanıyor, ve hoparlörlerden çalan müziğin sesini bastırıyordu.

Kimse bizi fark etmedi. Koltukaltında bir dosyayla bize doğru gelen kel ve iri bir adam dışında. O da bizim giydiğimiz sarı şirket gömleğinden giyiyordu. Ama onun gömleği kaslarından dolayı neredeyse yırtılacak gibiydi.

Kalın sesinin izin verebileceği bir kibarlıkta “Beni takip edin” dedi.

Labirent gibi koridorlardan geçerek yeni patronumuzu takip ettik. “Siz ikiniz ilerideki köşede çalışacaksınız. Forklift kullanım testine girmediğiniz için paletlerin elle yüklenmesine yardım edeceksiniz. Lanet osha” diye homurdandı.

İlerideki köşeye gittiğimizde kase kesimli uzun ve sıska bir adam kutuları yüklemeye başlamıştı bile.

Kase kesimli adamın yanındaki iki boş paleti göstererek “İşte burası” dedi. Üst üste dizilmiş kutuların arkasında, duvara monte edilmiş bir telefonu göstererek “Eğer herhangi bir sorunuz olursa şuradaki alet ile beni aramaktan çekinmeyin.” dedi. “Lavaboya gitmeniz gerekirse de en solda bir tuvalet var. Eğer gidecek olursanız sakın, ama sakın ışıkları kapatmayın. Anlaşıldı mı?”

Bir asker edasıyla “Evet efendim.” dedi Karen

Anlaşıldı der gibi başımı salladım

“Güzel, gidebilirsiniz”

Paletlerimize doğru yürüdük. Karen ortadakini aldı. Ben de sağdakini, tas kafadan en uzaktakini aldım.

Sağdan soldan kutu alıp dizmek sadece birkaç dakikada sırtımı yormaya yetti. Karen’a ve adının Remi olduğunu tahmin ettiğim tas kafaya baktım. İşlerinde hızlılardı. Karen paletini hızlı ve nizami bir şekilde dolduruyordu. Büyükleri en alta, küçüklerini ise onların üstüne koyup dengeyi sağlıyordu. Remi ise düzgün olmasından çok hızlı bitirmeye bakıyordu. Şimdiden ikinci paleti doldurmaya başlamıştı.

Ben ise Karen’ı taklit ettim. Hızlı ve düzgün.

Karen ilk paletini bitirdiğinde forkliftli birisi paletini aldı ve Karen yanındaki adamla kısa bir konuşma yapmaya karar verdi. “Sen Remisin değil mi?”

Başını paletten kaldırmadan “Evet” diye cevap verdi.

“Tanıştığıma memnun oldum. Ben Karen ve o da Rafa” diyerek beni gösterdi.

“Bende memnun oldum, meslektaşlarım.”

Karen bana “Ne gıcık ama” der gibi bir bakış attı. Ne dediğini anladığımı ima eder gibi gülümsedim.

Zaman, suyun altındaki bir tembel hayvandan daha yavaş geçti. İkinci paletimi doldurduğumda acilen işemem gerekiyordu. İçtiğim absürt miktardaki kahve idrar kesemi patlatacak gibiydi. Karen’a “Geri döneceğim.” dedim. “Eğer patron sorarsa lavaboya gittiğimi söyle lütfen.”


“Tamamdır–”

“Işıkları kapatmayacaksın.” Remi, Karen’ın sözünü kesti. “Kapatmayacaksın.”

“Elbette yapmayacağım” kafam karışık bir şekilde ona baktım.

“Korkak olduğunu biliyordum.” Omzunu silkti

Küçük oyununu devam ettirdim. “Kediyi, merakı öldürürmüş.”

Başını paletinden kaldırıp “İyi ki kedi değilim.” dedi. Yüzünün sağ tarafında gözü boyunca derin bir yara izi vardı. Vücudunu düzleştirdi. Düşündüğümden daha da uzundu. Yaklaşık 190cm boyundaydı. 175cm olan bana ve benden daha kısa olan Karen’a fark atıyordu.

“Ne olursan ol, merak her türlü öldürür seni.”

Kaşları çatıldı. Yüzü normale döndü ve çalışmaya geri döndü. Arkamda birinin varlığını hissettim. Karen’ın yüzündeki sırıtıştan patron olduğunu çok iyi biliyordum.

Arkama döndüm. Patron bana bir bakış attı. Somurtkan yüzü her zaman sinirli olduğu izlenimini veriyordu. Tam anlamıyla somurtkan bir yüz. Gülmemek için kendimi zor tuttum.

“Sanırım bir yere gidiyorsun?”

“Banyoya efendim.”

“Tuvalet” diye beni düzeltti.

“Evet oraya.”

Geçmem için yolumdan çekilerek “Pekala” dedi. Oradan uzaklaşırken bakışının hâlâ üzerimde olduğunu hissedebiliyordum. Tüm vücuduma bir rahatlama geldi.


Soldaki parlak, dar koridora girdim. Koskoca binada herkesin kullanabileceği sadece 1 tane tuvalet vardı. Kapı kolunu çevirdim ve kapıyı itip içeri girdim.

Bu gördüğüm en temiz tuvaletti. Satranç tahtası gibi olan zemin sanki yeni cilalanmış gibi ışığı yansıtıyordu. Aynalarda benim 4k hatta 8k bir resmim gibiydi. Sanki orada bana bakan bir klonum var gibiydi.

Hemen işimi bitirdim ve ellerimi yıkadım. Sabunluklar cidden çalışıyordu. Bu beni oldukça şaşırttı.

Dışarı çıkarken alışkanlıkla ışığı kapatmak için uzandım ve bir anda durdum. Bu benim apartmanım değildi ve elektrik faturası hakkında endişelenmeme gerek yoktu. O anda aklıma bir şey takıldı.

“İlginç” diye düşündüm. Eğer ışıkların kapatılmasını istemiyorlarsa düğmeleri neden sökmüyorlar?

Bana mantıklı gelmişti. Belki de akıllarına gelmemiştir. Belki de gelmiştir ama garip bir nedenden dolayı sökmemişlerdir. Omzumu silktim ve kapıya doğru yürüdüm.

Kapı bi anda açıldı ve duvara çarptı. Gürültü küçük tuvalette yankılandı. Zeminden sinirli ayak sesleri geldi. Oraya baktığımda onu gördüm. Remi.

Bana doğru yürüdü ve gömleğimi tutup büktü.

“Komik olduğunu mu sanıyorsun? Aptal herif.”

Kapı arkasından kapandı.

Gömleğimin yırtılma sesini duydum. Bu kanımı beynime sıçrattı.

Bileğini kavradım ve tırnaklarımı geçirdim. Gömleğimi bıraktı ve bıraktı. Bileğini büktüm.

“Yerinden kıpırdama, bileğini kırarım.”

Boşta olan eliyle yumruk atmaya çalıştı. Gelişi güzel bir yumruktu. Kaçmak için çok vaktim vardı.

Bileğini bir anlığına bırakıp eğildim ve yumruğundan kaçtım. Karaciğerine sol kroşe attım. İnledi, vücudunu ayakta tutmakta zorlanıyordu.

Bileğini yeniden tuttum ve öncekinden daha çok büktüm.

“Beni sınama, cidden kırarım.”

Kaçmak için bir yol ararken küçük bir inilti koparttı.

Kaçabileceği hiç bir yer yoktu.


Bileğini her an kırabilirdim—

Işık düğmesine uzandı ve kapatabilmeyi başardı.

Ama ışıklar açık kaldı.

Florasanın vızıltısı daha da şiddetlendi. Kaynayan bir çaydanlık gibi hatta ondan daha gürültülüydü

Bileğini bıraktım ve ellerimle kulaklarımı kapadım. O gürültüden kendimi korumak için yaptığım çaresizce bir hareketti.

Işıklar yavaşça açılıp kapandı. Tuttukları ritim, bir kahkahayı andırıyordu. Işıklar nasıl oluyordu da bize gülüyor, bizimle dalga geçiyordu?

Vızıltı daha da yükseldi. Felç geçirmiş gibi hissettim. Düğmeye doğru koşmayı istedim ama yapamadım. Ellerimi kulaklarımdan çekersem hayatım boyunca sağır olarak kalacak gibi hissediyordum. İnledim ve çığlık attım. Sanırım Remi de çığlık atıyordu. Kendi sesimi bile duyamıyordum.

Gözlerim bir sağa bir sola kaydı. Sonra aynadaki yansımamı görünce dona kaldım.

Şekil değiştiriyor, video oyunlarındaki portallar gibi dalgalanıyordu. Beni çağırıyordu. Bizi çağırıyordu. O bana sesleniyordu…

Vaneet.

Onun varlığını dalgalanan aynada hissettim. Sesi, vızıltı sesini bastırıyor; geçmiş, gelecek ve şuan ki acımı dindirmeyi teklif ediyordu.

“Evet” diye düşündüm. Bunu istiyordum.

Ellerim hâlâ kulaklarımdayken aynaya yaklaştım. Dizlerime kadar kuma gömülmüş gibi hissediyordum. Kemiklerim kas katı kesildi. Paytak paytak yürüyerek devam edebildim.

Aynanın önünde durdum.

Yansımam ve ben dünyadaki tek varlıklardık. Ben yada yansımadaki şey her neyse gülümsedi. Yansımam dalgalandı ve başka bir şeye, başka birine dönüştü.

Vaneet.

Gök mavisi, hayat dolu gözleri bana baktı. İnce kaşları gülümsedikçe büküldü. Yüzünde gülerken yaptığı her zamanki ifade vardı. Hiç bir zaman bana gerçekten sinirlenmezdi. Sinirlendiği nadir zamanlarda gülümserdi. Her zaman kalınca bir rimel çizerdi. Ağladığı zamanlarda gözyaşları yüzünde siyah çizgiler bırakırdı. Bu hatırladığım en tatlı şeydi. Vaneet, çok hassastı. Benim gibi inatçı biri onu haketmiyordu.

İçgüdüyle yanağına dokunmak için elimi uzattım

Bir anda durdum

Beni çağıran zayıf sesler duydum. Ama ben artık orada değildim. Ben çiçek dolu bir tarladaydım ve Vaneet’e her zamankinden daha yakındım.

Mantıklı düşünme yeteneğim beni bırakıp gitmişti. Hem mantıklı düşünme, Vaneet karşısında neydi ki? Vaneet paha biçilemezdi.

Ellerimin yanaklarına dokunmasına santimler kalmıştı. Yanakları kızardı ve onu okşadığım zamanlarda yaptığı gibi dudaklarını yana büktü.

Omzumda sert bir el hissettim. İki ağır el. Kanca gibi beni kavrayıp geri çekti. Yere düştüm ve kafamı zemine çarptım. Etrafı bulanık görüyordum. Soğuk fayans zemine uzandım. Düz tavana bakarak kendi kendime “Neredeyim ben? Apartmanında değilim. Pürüzlü tavanım değil bu ” diye mırıldandım.

İki bulanık yüz tepemde dikildi. Birilerinin alçak sesle adımı söylediğini duydum. Kel kafalı bir adam elini çılgınca sallıyordu. Bilezikle dolu bir el kafamın üstünde duruyordu. Onları izledim.

“Vaneet?” diye mırıldadım

 

“Karen,” dedi zayıf bir ses. “Karen, yeni iş arkadaşın.” Bulanık yüz gülümsedi.

Vücudum kaldırıldı ve yumuşak, ince bir yatağa serildi. Gözlerim adının Karen olduğunu söyleyen bulanık figüre kilitlendi. Gülümsedim.

Görüşüm karardı.

Uyandığımda kendimi kör eden ışıklara bakarken buldum. 4 çelikten duvar etrafımı çevreliyordu. Bu hastane değil diye düşündüm. Fısıltılar içinde birkaç kere adımı duydum.

“Uyandı.” dedi Karen. “Testi geçti, bizimle kalabilir mi?”

“Hmm,” dedi kalın bir ses, “Pekala, işe yarar olduğunu kanıtladı.”

 

“Evet!” diye sevindi Karen. Düşünceli gözlerle görüş alanıma girdi. “Şimdi işler çığırından çıkacak” Sırıttı.

“N-ne?” diye mırıldadım.

“Ona söyleyebilir miyim Dean? Lütfen!” Karen onaylaması için patrona baktı. Onaylar gibi işaret yaptı. “Ayna boyutuna karşı savaşıyoruz ve artık sende bizden birisin!” Sırıttı.

“Ah, siktir” dedim. “Biraz uyumaya ihtiyacım var.”

Dean ve Karen uzunca bir kahkaha attı. Kendimi tutamayıp bende güldüm.

Dean’in gülümsemesi kayboldu. “Hayır ama cidden, yardımına ihtiyacımız var.”

Gözlerim karardı ve yeniden kendimden geçtim.


\*\*\*

İşte bu benim hikayem Reddit. İşte bu ayna boyutuna karşı savaşa girme hikayem. Karen haklıydı. İşler hızlıca çığırından çıktı. Savaşımıza şimdilik ara verdik. Bende sizinle hikayemizi paylaşabileceğimi düşündüm.

Hiçbir zaman Vaneet’i unutmadım. Kazanacağımı düşünmediğim bir kavga bu. Ayna yaratıklarıyla savaşmak bu duyguları bastırmamda yardımcı oluyor ama duygularım her an patlamak üzereler. Karen, o bana çok yardımcı oluyor. Ona gerçekten minnettarım. Hatta patronumuz Dean’e bile…

Sanırım Remi’ye ne olduğunu merak ediyorsunuz. Şey, o ayna boyutu tarafından içine çekildi. Aynada ne gördüyse onu içine çekmeyi başardı. Ama onu suçlamıyorum. Az kalsın Vaneet’te beni çekiyordu. Bir gün yine onunla yüz yüze gelmekten korkuyorum. Ama Dean, Karen ve diğer iş arkadaşlarımla onu yenme şansım daha da yüksek.

Bir sonrakine Reddit. Karanlıkta aynalardan uzakta kaldığınıza emin olun. Yardım için yanınızda olmayabiliriz.

Çevirmen Notu: Bu hikayeyi Geceyarısı Radyosu için çevirmiştim. Kendisi hikayenin sonunu biraz değiştirerek seslendirdi. Hikayeyi buradan dinleyebilirsiniz.

https://emirhancolak.com.tr/
Çeviren: Emirhan Çolak (@trollchicken)
Tarih: 23 Ekim 2023, 18.27