Biliyorum, uzun zaman oldu. Bu benim hatam. Ama son anlattiklarimdan bu yana çok şey oldu ve hepinizin bunları bilmeye hakkı var.
Herseyi anlatabilecek miyim bilmiyorum, ama deneyeceğim.
Son anlattiklarimdan sonra, bahsettigim gibi o sokaktan tasinip ailemin yanina geldim. Fakat..sonrasinda bir gun evde otururken annem, “Hey, Arden… telefonda senin için biri var. Buraya gelir misin?” diye sordu. Okuyormus gibi yaptigim kitaptan başımı kaldırdım, bagdas kurmus bir halde oturuyordum. O aralar, kendimi sık sık bu pozisyonda buluyordum; ailemin mutfağındaki pencere kenarına kıvrılmış, olabildiğince küçülmüş halde. Her sabah, sanki bir gecede kırk yıl yaşlanmışım gibi sırtım ağrıyordu.
Annem kapının eşiğinde duruyordu, sabırsızca ayağını yere vuruyordu. Bunu yaparken sanki fark edilmeyeceğini sanıyordu; bir eli belinde, diğer eli ise hantal ev telefonu ahizesini sıkıca kavramıştı. Şaşkınlıkla göz kırptım.
“Ev telefonu mu?”
“Herkesin süslü bir cep telefonu yok, Arden. Al şunu, elime kramp girdi.”
Apartmandan taşınmanın bu kadar kolay olmasına şaşırmıştım ama ailemin, özellikle de annemin, beni geri kabul etmesine hiç şaşırmamıştım. Ev sahibimizden daha fazla direnç bekliyordum ama annem… Sanki hep haklı çıkacağı günü bekliyordu. Ona eve döneceğimi söylediğimde iç çekmişti ve sesindeki hafif gülümsemeyi duyar gibi olmuştum. “Ne oldu şimdi, tatlım, lafima geldin degil mi?”
Ama şikâyet edemezdim, o da bunu biliyordu. Yolun sonuna gelmiştim. Yapacak başka bir şey kalmamıştı… Gördüklerimden sonra, dürüst olmak gerekirse, bir daha asla yalnız yaşayabileceğimden emin değildim.
Ayağa kalkıp annemin yanına yürüdüm, alçak bir sesle teşekkür ettim ve telefonu aldım. O, homurdanarak uzaklaştı ve ben geride kalıp ahizeye boş boş baktım. Daha kulağıma götürmeden biliyordum.
“Alo? Kiminle gorusuyorum?” dedim
“Hey, Arden.” dedi. Sesi tanidikti. Kelimelerin arasına sinmiş bir ofkeyi duyabiliyordum ama başka bir şey daha hissediliyordu. Yüzümün solduğunu hissettim.
“Özür dilerim böyle aradığım için. Cep telefonuna cevap vermiyorsun, ben de telefon rehberindem bu numarayı buldum.”
İçimde yukselen suçluluk duygusu mideme saplandı. Mutfak masasındaki cep telefonuma baktım… Yanlış olduğunu biliyordum ama oradan çıkar çıkmaz apartmandaki herkesin numarasini engellemiştim. Düşünmek istemiyordum, hiçbirini. O lanetli yerle hiçbir bağım kalsin istemiyordum.
“Merhaba, Gianna.” diyebildim.
“Evet, merhaba,” diye tersledi, sesi giderek daha sabırsız hale geliyordu. “Bak, evden cikmak zorunda kaldığını biliyorum. Anlıyorum. Yapabilseydik biz de aynisini yapardik…” Bir an sustu, ama söylemediği şey havada ağır ağır asılı kaldı: Benden daha şanssızlardı. “…Ama geri dönmen gerekiyor.”
“Ne!?” diye bağırdım, sesim düşündüğümden daha yüksek çıkmıştı. Dişlerimi sıkarak bekledim, diğer odadan gelen öfkeli bir “sessiz ol” çığlığı duyacak mıyım diye. Ama kimse bağırmadı. “Ne? Neden?”
Gianna derin bir iç çekti. Sanki yüzünün çöktüğünü duyabiliyordum. Kararlılığının kaybolduğunu, odasında ileri geri yürüdüğünü hissediyordum. Bir şeylerin ters gittiğini biliyordum. Önceden ters giden şeylerden bile daha kötü bir şeyler… Büyük bir şey.
“Mey yüzünden,” dedi sonunda ve kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Midemdeki o sucluluk duygusu daha da agirlasmisti.
“Dinle, telefonda açıklayamam. Sadece geri gelmen lazım. Bu önemli.”
Tereddüt ettim. Gözlerim yanmaya başladı. Oradan ayrıldığımda bir daha asla geri dönemeyeceğimi biliyordum… O yerle hiçbir bağım olmamalıydı. O mahallede hiçbir şey mantıklı gelmiyordu, o sokaga güvenmiyordum. Hatta Gianna’ya bile güvenebilir miydim, emin değildim.
Ama Mey…
Gittiğim gün, gözleri hâlâ şişti. Will alındığından beri ağlamayı kesmemişti.
“Gitme,” demişti bana. Kafasını bile kaldırmadan, yatağında hareketsiz otururken.
“Üzgünüm.” demistim.
“Eğer gidersen kötü bir şey olacak. Hissediyorum. Lütfen gitme, Arden.”
Biliyordum. Ama bilmek istemiyordum. Eğer Mey’e bir şey olduysa, dönmem gerekiyordu. Başka seçenek yoktu. Üçüncü bir yol yoktu.
Bu benim hatamdı.
“Arden,” dedi Gianna, telefonun diğer ucunda asılı duran sessizlikten sonra. “Lütfen.”
“Tamam. Geri gelicem.” dedim.
“İyi.” dedi Gianna “Güzel. Ama… dikkatli ol, tamam mı? Artik her yerdeler.”
Telefon kapanırken ağzım açık kalmıştı. Yanıt veremeden, o son soylediginin ne anlama geldiğini soramadan telefon kapanmisti bile.
Mahalleye vardığımda, alacakaranlık gökyüzüne sinsice yayılıyordu. Gece burada neler yaşandığını dusundugumde içimi bir ürperti kaplamisti.
Eski sokağımızda 30km hızla ilerlerken garip bir hisse kapıldım. İzleniyormuşum gibi hissediyordum. Başımı çevirdiğimde perdeler hızla çekiliyor, insanlar kapılarının arkasına saklanıyordu… Her şey tam görüş alanımın dışındaydı, gözümün ucunda hareket ediyordu.
Buradan ayrılırken bu yerin daha da ürkütücü olabileceğini düşünmemiştim ama öyleydi.
Gianna beni apartman binasının önünde, merdivenlere oturmuş, solgun ve titreyen parmaklarının arasında bir sigara tutarak bekliyordu. Yanındaki kül ve izmarit yığınına bakılırsa, bu gunku ilk sigarası değildi. Kızıl saçları dağınık ve taranmamıştı, gözleri şişkin ve yorgundu.
Arabayı park edip dışarı çıktığımda yavaşça başını kaldırdı, bana baktı. Yüz ifadesini okuyamıyordum. Belki de bana vuracaktı, belki de boğazıma sarılacaktı, belki ikisini birden yapacaktı.
“Gianna, ben—”
Sözümü kesti ve bana simsiki sarildi. Kaburgalarımın çatırdadığını duyar gibi oldum. Yün atkısı boynumu kaşındırdı, saçları yuzume yapıştı.
“Geri döndüğün için teşekkür ederim,” diye fısıldadı kulağıma. “Ama seni terk ettiğin için de affetmeyeceğim.”
Kuru bir kahkaha attım ve sırtına hafifçe vurarak sarılmasına karşılık verdim. “Bunu hak ettim.”
Sonunda geri çekildi, nefesimi fark ettirmeden geri kazanmaya çalıştım. Tanrım, bu kız ne kadar güçlüydü. Zayıf bir gülümsemeyle montunu düzeltti.
“Hadi, içeri geçelim. Seni gördüğüne sevinecektir.”
Donakaldım. Kaşlarım çatıldı, kalbim güm güm atmaya başladı.
“1 saniye… Mey burada mı? O..Onu… almadilar mı?”
Gianna merdivenleri çıkarken geriye dönüp bana baktı, dudaklarını sıkıca birbirine bastırmıştı.
“Evet. Onu aldilar.”
Yukarı çıktığımızda Gianna kapısını açtı ve koridora göz gezdirdi. Bakışları sağa sola kayıyordu. Sormak istedim ama orada bunu yapmamam gerektiğini biliyordum.
Kapıyı araladı ve içeri girdik. O kapıyı tekrar kilitlerken ben geniş gözlerle etrafa bakıyordum.
Ev perişan haldeydi. Kırılmamış neredeyse hiçbir şey kalmamıştı; seramik parçaları, çiçek sapları ve cam kırıkları ahşap zemini kaplıyordu. Yerinden sökülebilecek her şey ortalığa saçılmıştı. Duvarlarda, kurumuş kana benzeyen lekeler vardı.
Odanın köşesinde Mateo, birinin önünde çömelmişti. Saçları uzamış, düzensiz görünüyordu ve biraz kilo vermiş gibiydi.
“Tamam… tamam… bu sadece Gianna ve Arden… Arden’i hatırlıyorsun, değil mi?”
Boğuk bir inleme ve ardından boğulmuş gibi çıkan bir ses duydum. Kapının önünde donup kaldım. Ne hareket edebiliyor ne de konuşabiliyordum.
Mateo geriye dönüp bize baktığında, onu gördüm.
Onu gördüm ama o beni göremiyordu.
Mey köşede oturmuş, dizlerini karnına çekmişti. Bacakları morluk ve sıyrıklarla doluydu. Üzerinde mavi bir hastane önlüğü vardı ve tuhaf, sarsıntılı hareketlerle ileri geri sallanıyordu.
“Yardım edin,” diye fısıldadı. Sesi boğuk ve acı doluydu. “Yardım edin, yardım edin…”
Eskiden ipek gibi parlak olan siyah saçları şimdi darmadağındı. Saçında eksik yerler vardı ve kel kalan bölgeleri kanla beneklenmişti. Yüzü, buradan ayrıldığım gündeki gibi şişkindi ve heryerinde kanlar vardi. Ve gözleri…
Gozleri..yoktu…
“M-Mey—” Sesim titreyerek boğazımdan çıktı. Başımı çevirdim, yere eğilip kırık seramiklerin üzerine öğürerek kustum.
Gianna elini sırtıma koydu.
“O, Will’in peşinden gitti,” diye fısıldadı. Sesi neredeyse duyulmazdı. Avucu sırtımda küçük daireler çiziyordu. “Sen eve döndükten birkaç gün sonra Will’i tekrar dışarıda duyduk. Bizi isimlerimizle çağırıyordu. Mey… bunu kaldıramadı.”
Yeniden öğürdüm ama midem bomboştu. Köşeden başka bir boğuk inilti yükseldi, ardından tiz bir sızlanmaya dönüştü. Göz ucuyla onun saçlarını yolmaya başladığını gördüm, Mateo bileklerinden tuttu.
“Nasıl…?!”
Gianna titrek bir nefes aldı.
“Mey’i de aldiklarinda artik canima tak etti. Her gece lobide uyudum, onu geri getirirler diye bekledim… Bir hafta kadar bekledikten sonra, sonra sonunda Mey’i dışarıda duyduğumda, Mateo’yla dışarı fırladık ve onu yakaladık. O beyaz minibüs geldi ama onlar geldiginde biz onu coktan içeri sokmustuk, yakalanmadık…”
Boğazım düğümlendi, yutkunmakta zorlanıyordum.
Gianna odada göz gezdirdi, sanki biri bizi dinliyor gibiydi.
“Bizi gördüler,” diye mırıldandı, korkuyordu. “Bizim aldığımızı kesinlikle gördüler, her yerde kameralar var… Onun burada olduğunu biliyorlar. Ama kimse gelip onu almadı. Sanki bir şeyi bekliyorlar.”
Mey hıçkırarak Mateo’nun kollarında kıvranıyordu. “Yardım edin, lütfen yardım edin… acıyor…”
Dudaklarım titredi. Dik durup elimi uzatarak ona doğru yavaşça ilerledim.
“Merhaba, Mey…” Dudaklarımı ısırdım, gözyaşlarımı tutmaya calisiyordum. Mey titredi ve sallandı, başı belirsiz bir şekilde benim yönüme eğildi. Gözlerinin olduğu yerde sadece kanlı boşluklar vardı… tıpkı Shannon gibi. Ona Shannon’a yaptıklarının aynısını yapmışlardı. Bu bir mesaj olmalıydı… “Benim, Arden… Buradayım artık, geri döndüm…”
“Bir şey daha var,” dedi Gianna ve bakışlarını üzerimde hissettim, temkinliydi. “Çığlıklar… durdu. Artık gelmiyorlar, yardım isteyen insanlar artik gelmiyorlar… ama her gece…” demisti ki alarm çaldı, her zamankinden daha sağır edici bir şekilde. Kırmızı ışıklar yanıp söndü, daireyi kızıl bir ışıkla doldurdu.
İçimde derin bir korku kabardı, burada geçirdiğim o ilk gecedeki korku. Kemiklerimi sızlatan, kulaklarımı çınlatan o duygu…
Mey başını hızla çevirdi, vücudu gerildi. Ambulans sirenlerine uluyan bir köpek gibi inlemeye başladı, sesi gittikçe yükseldi. Mateo hemen ağzını kapatmaya çalıştı ama sadece bir saniye sonra acı içinde bağırıp elini geri çekti, parmaklarından kan damlıyordu.
“Mey, tamam!” diye bağırdı Gianna. Tekrar ona doğru ilerledim, kollarımı ona uzattım ama birkaç adım atmadan bana doğru atıldı.
Mey üstüme atladı ve sertçe yere düştüm. O bağırarak çırpınırken bileklerinden tutmaya çalıştım ama çaresizliği ona güç vermişti. Tırnaklarını yüzüme sapladı, korkmuş bir hayvan gibi tırmalıyordu, parmakları gözlerime doğru yaklaşıyordu.
Çığlık attım, ondan kaçmaya çalıştım. Sonunda Gianna ve Mateo her iki kolundan tutup onu benden çektiler. Ağır nefesler alarak doğruldum ve yüzüme dokundum. Yanıyordu. Parmak uçlarım kırmızıya bulanmıştı.
Mey sarkık bir şekilde duruyordu, Gianna ve Mateo hala onu tutuyorlardi. Birkaç derin nefes daha aldım, ona bakarak, titreyerek. Sonra yavaşça emekleyerek ona sarıldım.
Zayıf bir şekilde itiraz etti ama uzun sürmedi. Bir süre sonra tamamen gevşedi, bana yaslandı, kulağımın dibinde hıçkırarak ağladı. Elimi kaldırıp saçlarını okşadım, kopardığı yerlerden kaçınarak.
“Tamam, gecicek…” diye fısıldadım, gözlerimi sıkıca kapattım ki gözyaşlarım akmasın. “Seni bırakıp gittiğim için özür dilerim Mey. Bir korkak oldugum icion cok özür dilerim.”
Alarm sonunda susana kadar, onu böyle, kollarımda tuttum. Gelen sessizlik neredeyse daha dayanılmazdı, her şeyi hareketsiz ve ağır yapıyordu. Başım zonkluyordu.
“Bu gece bizimle kalır mısın?” diye sordu Mateo en sonunda, yanımıza oturdu. Gianna da aynı şekilde yere çöktü.
“Tabii. Tabii ki kalırım.” İç çektim, gözlerimi açıp onlara baktım. “Onunla kalabilir miyim?”
“Bunu soracağını umuyordum,” dedi Gianna hafif bir gülümsemeyle. “Biz çok yorulduk. Eğer sen burada kalırsan, Mateo’yla ben onun evinde uyuyabilir miyiz?”
Başımı salladım. Gianna omzuma hafifçe bastırdı ve
“Teşekkürler, Arden. Gerçekten. Yarın bir şeyler düşünürüz… ama bu gece sadece biraz uyumam lazım.” dedi.
Mateo başını salladı, onaylarcasına. Gözlerinin altında koyu mor halkalar fark ettim.
“Evet. Yarın… yarın bir şeyler düşünürüz.” dedi ve odadan ciktilar.
—
Onlara iyi geceler diledikten sonra, Mey’i dikkatlice yatağa yatırdım. Artık sessizdi, sadece hafifçe titriyordu.
Islak bir bez alıp yüzünü çok nazikçe temizledim. Kan gidince neredeyse yine tanıdığım kişi gibi görünüyordu. Saçlarını yüzünden geriye taradım, gözlerinin olduğu boşluklara bakarak.
Hâlâ tedirgindim. Gerçekten onun burada, karşımda oturduğuna inanmak zordu… belki de o değildi, hiçbirimiz bilemezdik. Belki gerçekten bir tür yaratığa dönüşmüştü. Ama eğer bir ihtimal de olsa o hâlâ Meyse, onu bir daha asla yalnız bırakmayacaktım.
Alnımı onun alnına dayadım, izin verdi. Salyalari kendi ustune akıyordu.
“Özür dilerim,” dedim tekrardan. “Gitmemeliydim. Yaptigim korkaklikti.”
Ağzını açıp tekrar kapadı, bir balık gibi. Sanki bir şey söylemek istiyordu ama söyleyemiyordu. Gözyaşlarım tekrar geliyordu ama bu sefer onlari tutamadim.
Sonunda uykuya daldığımda, Mey hâlâ yanımda titriyordu. Rüyamda Will’i gördüm. Binanın önünde, penceremize bakarak duruyordu. Gözleri kocaman açılmış, çenesi sessiz bir çığlık içinde sarkmıştı… ama uyandığımda ve pencereye koştuğumda, orada kimse yoktu.
—
“Peki,” dedim, Gianna’nın uzattığı kahveyi alıp ona minnetle gülümseyerek. “Ne yapmam gerektiğini biliyorum.”
“Tek bir gecede mi?” diye sordu Mateo, Mey’e temkinli bir şekilde bakarak. Mey yere kapanmış, başını yavaşça ritmik bir şekilde zemine vuruyordu.
Omuz silktim. “Sizin bir fikriniz var mı?”
İkisi de başlarını sallayıp birbirlerine baktılar. Kahvemden bir yudum aldım.
“Öyleyse beni dinleyin.”
Mey başını yere biraz daha hızlı, biraz daha sert vurdu ve alçak bir inilti çıkardı. “Yardım edin… yardım edin…”
“Onu götüreceğim,” diye devam ettim ve Mey’in omzuna dokunmak için elimi uzattım. Sanki onu yakmışım gibi benden geri çekildi. “Alarm çalmaya başladığında onu dışarı çıkaracağım ve… ve onların beni almasına izin vereceğim.”
Mateo ve Gianna bana boş gözlerle bakiyorlardi, ağızları açık kalmıştı. Icimdeki korkuyu hissedebiliyordum.İçimde yükselen o paniği bastırmaya çalıştım, onun beni ele geçirmesine izin vermek istemiyordum.
“Hayır, Arden, Tanrım! Bunu yapamazsın, onlar… seni sakat bırakırlar, öldürürler!”
Gözlerini kaçırarak omuz silktim. Mey basini bir yandan hala zemine vuruyordu. Onu nazikçe geri çekmeye çalıştım.Sonrasinda devam ettim,
“Başka ne yapabiliriz bilmiyorum. Butun bunlari, oğrenmek istiyorum, siz istemiyor musunuz?”
Gianna kollarını kavuşturup başını hızla iki yana salladı. “Ama bu şekilde değil! Ayrıca, bunu yaparsan asla öğrenemeyiz. Cunku sen de…şey..”
“Mey gibi mi donerim?” diye lafini tamamladim.
Gianna bana sert bir bakış attı, öfkeyle nefes vererek. “Evet. Mey gibi. Ya da Will gibi. Ya da Shannon gibi. Ya da belki hiç dönmezsin.”
“Ama belki… belki bir şansımız vardır, belki onların olduğu yerden çıkmalarını sağlayabilirim. Tıpkı sizin Mey’i kurtardığınız gibi.”
O sira Mey kafasını yere artik o kadar sert vurdu ki yerde kanlı bir iz birakti. Mateo hemen onu hafif bir boyun kilidine alarak tutmaya çalıştı. Mey çığlık attı.
“YARDIM! YARDIM EDİN, BİRİSİ YARDIM ETSİN! YARDIM, YARDIM, YARDIM, YARDIM, YARDIM…”
“Biz de seninle geleceğiz,” diye homurdandı Mateo, Mey’i sabit tutmaya çalışırken yüzünü acı içinde buruşturarak.
“Hayır, yapamazsınız, siz-” dedim ama benim cumlemi bitirmeme musaade etmedi “Biz de geleceğiz,” diye tekrar etti, gözlerini bana dikerek. “Bu konu kapanmıştır.”
“Evet,” diye ekledi Gianna, alt dudağını ısırarak. “Evet, bu iyi bir fikir. En azından böyle şansımız daha yüksek olur…”
İç geçirdim ve kahvemden yavaşça bir yudum aldım. Onlarla tartışmanın bir anlamı olmadığını biliyordum. Dürüst olmak gerekirse, benimle gelmelerini düşünmek rahatlatıcıydı. Bunu tek başıma yapmayı düşünmek bile bayılmama neden olabilirdi.
“Peki,” diye mırıldandım. “Tamam. Peki. Bu gece gidiyoruz o zaman. Tamam mı?”
Bir an boyunca sessizlik oldu, yalnızca Mey’in inlemeleri ve yardım çığlıkları arada bir bu sessizliği bölüyordu.
“Evet. Bu gece gideceğiz.” Gianna saçlarını kulağının arkasına attı ve elinin titrediğini fark ettim. “Anlaştık.”
“Ve onları geri getireceğiz.”
“Onları geri getireceğiz,” diye tekrar etti Mateo, sanki buna hiç inanmıyormuş gibi hafifçe gülümseyerek.
—
Gece olunca caddeye ciktik. Sokak lambaları kör edici bir kırmızı ışık saçıyor ve siren sesleri kafatasımın içinde yankılaniyordu. Beynimin sarsıldığını hissediyordum. Gianna bir elimden tuttu, diğer elimle ise Mey’in elini sıkıca kavradım. Mateo, Mey’in diğer tarafındaydı ve birlikte onun birine saldırmasını ya da kaçmasını engelliyorduk.
Pencerelerden ve kapılardan bizi izleyen insanları görebiliyordum. Aralarında fısıldaşıyor, hareket ediyorlardı. Gözlerimi kapattım, ne yaptığımızı mantikli bir sekilde dusunursem, geri adım atacağımı biliyordum.
Tam hiçbir şey olmayacağını düşünmeye başlamıştım ki köşeden hızla dönen lastiklerin sesini duyduk ardindan frenlerin gıcırtısıni ve egzoz kokusunu. Gianna elimden daha sıkı tuttu ve alçak bir sesle “Aman Tanrım” diye fısıldadı.
Gözlerimi açtım ve minibüsten inen dört adam gördüm. Üzerlerinde deliksiz siyah maskeler vardı, sanki insan bile değillermiş gibi gozukuyorlardi. Üzerlerine garip beyaz laboratuvar önlükleri giymişlerdi. Bizi yakalamak icin hamle yaptilar ve Mey çığlık çığlığa tekmeler savurarak kendini savunmaya çalıştı.
Gianna elimden sıkıca tuttu, parmaklarımız beyaza kesene kadar bırakmadı. Onlar bizi birbirimizden ayırmaya çalışırken Gianna’nin ağladığını duyabiliyordum. Planimiz buydu ama yine de kaçıp kurtulmak için nasıl da can attığını hissedebiliyordum. Aynısını ben de hissediyordum.
Mateo neredeyse hiç kıpırdamadı. Onlar onu minibüse sürüklerken soğukkanlıydı, çenesini sıkarak hareketsiz durdu.
Son hatırladığım şey, Gianna’nın elimi tamamen birakmasi ve vücudumun sert bir sedyeye yapıştırılmasıydı. Minibüs bir anda hızlandı ve başka bir maskeli adam bana doğru eğildi. Elinde uzun, kalın iğneli bir şırınga vardı.
“Bekleyin, bekleyin!” diye inledim ellerimi kaldırarak ama, artik çok geçti. İğneyi boynumun yanına saplamisti bile ve dünya karanlığa gömüldü.
—
Gözlerimi açtığımda sessiz, beyaz bir odadaydım.
Yavaşça etrafa baktım, gözlerim parlak ışığa uyum sağlamakta zorlanıyordu. Vucuduma baktım ve üzerinde olduğum sert beyaz yatağın üstünde mavi bir hastane önlüğü giydiğimi gördüm. Burada neden olduğumu hatırlamam uzun sürdü ama hatırladığım an mideme bir bulanti saplandi.
Odanın penceresi yoktu. Sadece yatak, küçük bir metal komodin ve odanın geri kalanı gibi bembeyaz olan bir kapı vardı. Onu kapı olarak tanımlayabilmenin tek yolu yuvarlak, gümüş kapı koluydu. Sağ üst köşede küçük, siyah bir kamera asılıydı.
Dikkatlice, bacaklarımı yatağın kenarından sarkıttım. Yere bastım, dizlerim neredeyse beni taşıyamayacak kadar zayif hissediyordum… ama ayağa kalkmayı başardım. Kapıya doğru sürüklenerek ilerledim. Açılmasını beklemiyordum, hem de hiç beklemiyordum.
Ama açıldı.
Kapı kolunu bir kez çevirdim ve kapıyı iterek açtım. Hazırlıklı olmadığım için neredeyse yüzüstü düşüyordum.
Kapı, uzun ve halıyla kaplı bir koridora açılıyordu. Koridorda bir hareketlilik vardı; her türden insan odalar arasında gidip geliyor, kendi aralarında konuşuyordu. Hepsinin üstünde hastane önlükleri vardı. Gözlerimi kırpıştırarak dikkatlice etrafı süzdüm. Birkaç çocuk yanımdan koşarak geçti, neredeyse tökezleyerek düşüyorlardı. Geriye sendeledim, destek almak için kapı çerçevesine tutundum.
“Arden!”
Koridorun aşağısından biri bağırdı ve yerimden sıçradım. Döndüm ve nefesim kesildi.
Karşımda arkadaşlarım duruyordu—Gianna ve Mateo oradaydı, yanlarında kulaklarına kadar gülümseyen, çilek sarısı saçlı bir kız vardı. Ve aralarında…
“Will?!”
Bana sırıttı. Bacaklarımın zayıflığını bir anda unuttum, yeni yürümeyi öğrenen bir geyik yavrusu gibi sendeleyerek onlara doğru ilerledim.
“Hey, Arden,” dedi ben ona dogru yaklasirken, hâlâ yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Bir kolunu bana doladı, diğer koluyla da yanındaki kıza sarılmıştı.
Birkaç saniye sonra Will’i baştan aşağı süzdüm. Kan yoktu, görünürde hiçbir yarası da yoktu… tamamen dokunulmamış gibi görünüyordu. Gözlerimi şüpheyle kıstım.
“Ne halt dönüyor burada?”
Omuzlarını silkti, “Shannon’ın peşinden gittikten sonra beni buraya getirdiler… Kim bilir ne kadar süre o odalardan birinde kilitli kaldım. Bana yiyecek verdiler, okumam için kitaplar da, ama başka pek bir şey yoktu. İlk kez kapılar bugun açıldı…”
“O zaman acaba…” Sesim kesildi. O sadece başını sallayarak sormadığım soruyu onayladı.
Etrafımdaki herkes bir kurbandi. Hatta bazılarını tanıyabiliyordum… Duvara yaslanıp bir kadınla konuşan yaşlı adamın, o ilk gece gördüğüm adam olduğuna yemin edebilirdim. Bana bakarak o kan donduran cigligi atan adam… O cigligi hâlâ kabuslarımda duyuyordum.
“Bi saniye,” diye fısıldadım, bir şey dank etmişti. “O zaman…”
Tam o sira biri omzuma dokundu. Yavaşça döndüm, bakmaya korkuyordum.
Mey karşımda duruyordu, ellerini arkasında birleştirmişti ve yüzünde utangaç bir gülümseme vardı. Onunla ilk tanıştığım o ilk günü hatırlatan bir andı. Gözlerini kırpıştırdı, gözleri hafifçe yaşarmış gibiydi. Tamamen iyiydi.
Boğazımdan garip bir rahatlama sesi çıktı ve onu kollarıma aldım, yerden kaldırıp döndürdüm. Çığlık attı, gülerek omuzlarıma sarıldı. Onu yere bıraktığım anda beni öptü, kollarını boynuma doladı.
“Seni çok özledim,” diye fısıldadı, alnını benimkinin karşısına yasladı.
Alnını benimkinin karşısına yasladı…
Birden iki gece önceyi hatırladım, aynısını yapıyordum, ama o zaman gözleri yoktu ve sadece yardım için yalvarabiliyordu. Dudaklarımı ısırdım, kaşlarımı çattım.
“Bu hic de mantikli degil…”
“Biliyorum,” dedi Gianna, yüzümdeki ifadeyi aynalayarak. “Hiçbir şey anlamıyorum. Eğer gerçekten iyilerse, biz kimi kurtardık? O Mey değilse kimdi?”
Tam o anda, bir interkomdan cızırtılı bir şekilde bir ses geldi. Koridordaki herkes dondu, başlarını tavana kaldırdı. Mey elimi sıktı ve ben de ona izin verdim.
“TEBRİKLER,” diye yankılandı ses, o kadar derin ve yapaydı ki, kimliği gizlemek için değiştirilmiş olmalıydı. “TEST BAŞARIYLA TAMAMLANDI. SEYİRCİ DENEYİ TAMAMLANDI. GEREKLİ EVRAKLARI İMZALADIĞINIZ TAKDİRDE AYRILABİLİRSİNİZ. TEŞEKKÜRLER.”
İnterkom sessizliğe gömüldü. Hava ağırlaştı, kimse bir süre konuşmadı. Sonra bir kişi tezahürat yapmaya başladı, ardından bir diğeri, sonra bir diğeri daha. Kısa sürede duvarlardan yankılanan neşeli bağırışlardan başka bir şey duyulmaz oldu.
Arkadaşlarım bana sarıldı, ben de onlara sıkıca sarıldım, neredeyse rahatlamaktan ağlıyordum. Yeniden o ilk geceki gibi hissettim—sadece oturup sigara içtiğimiz, güldüğümüz, birbirimize sahip olduğumuz için şükrettiğimiz o an gibi… Mahallemiz hakkında hiçbir şey bilmeden önce. Onlara inanmadığım zamanlar gibi.
Çıkışa doğru ilerlerken, arkadaşlarım önemsiz şeyler hakkında atışırken, yüzlerinde kocaman gülümsemelerle, içimi garip bir huzursuzluk kapladı.
Dun gece, Mey sandığım kızı düşünmeden edemiyordum. Şüphelerim vardı, ama içten içe gerçekten onun o olduğuna da inanmıştım…
Koridorun tüm gürültüsüne rağmen kulağıma ulaşan bir tırmalama sesi duydum ve hızla sağ tarafa döndüm. Sesin geldiği kapıya baktım; onu ayırt edebilecek tek şey metal kapı koluydu.
Etrafıma göz gezdirdim. Arkadaşlarım benim durduğumu fark etmiş gibi görünmüyordu, hâlâ yüksek sesle gülüp sohbet ediyorlardı. Kalabalıktan sıyrıldım, elim titreyerek kapı koluna uzandım.
Kapı yavaşça gıcırdayarak açıldı. Oda loştu ve kan ile dışkı kokusu anında burnuma hücum etti. Gözlerim yaniyordu. Gözlerimi kırpıştırarak bulanık görüşümün içinden bakmaya çalıştım.
Odanın köşesinde bir şey büzülmüş haldeydi, hafif hıçkırıklar ve nefes nefese sesler duyabiliyordum.
“Y-Yardım et… yardım et… lütfen…”
Bedeni hem kemikli hem de şişkin gibiydi, hem buruşmuş ve çürümüş hem de pürüzsüz ve genç. Tarifi imkânsızdı.
Bir kütleydi, bir yığın, bir canavar.
Başını kaldırıp bana baktı ve ben de ona baktım. Aynı anda binlerce yüze birden baktım. Kana, kırık kemiklere, dişlere, acıya…
Kolları olmayan yaşlı adama, tavuk gibi gaklayan çocuklara, gözleri oyulmuş Shannon’a baktım. Will’e baktım.
Mey’e baktım.
“Yardım et…”
O odada gördüğüm şeyin asıl canavar olduğuna inanmak istiyorum. Her gece gördüğümüz, sevdiklerimizin kılığına giren şeyin o olduğuna… Ve tüm bu zaman boyunca onların o binada, güvende olduğuna inanmak istiyorum. Belki de bu şeyin yapay olduğunu, deneyleri için özel olarak yaratılmış bir varlık olduğunu düşünmek istiyorum.
Ama gördüğüm şeyin onların hepsi olduğuna inanmak istemiyorum. Bir şekilde, kozmik bir lanet gibi, hepsinin birbirine sıkıştırılıp tek bir iğrenç forma hapsedildiğine… İçinde tuttuğu herkese dönüşebilen bir varlık olduğuna… Bunu yapan güçlerin emrinde, işkence görmüş bir köle olduğuna inanmak istemiyorum.
Mey’in orada olduğuna inanmak istemiyorum. Hâlâ kör. Hâlâ acı ceker bir sekilde.
Ama bunu bilemiyorum.